Willkommen im Gästebuch von www.seter.de

Konuklar bölümüne hos geldiniz..burayi tiklayip yazabilirsiniz...





Seite 1 von 7, Total 129 Mesajlar

Mesaj atanlar
MesajTarihi Kiğı Kalesi baraj için dinamitle yok ediliyor ANF12:03 / 06 Mayıs 2010 BİNGÖL - Bingöl’ün tarihi Kiğı Kalesi, dinamitlerle patlatılırken, kalenin kayalık zemininden sökülen taşlarla, baraj inşaatı yapılıyor. Kiğı’daki bu tarihi katliama karşı herhangi bir girişim yapılmazken, Kiğı Gençlik Derneği, kalenin yıkımının durdurulması için imza kampanyası başlattı.

Bingöl’de süren baraj çalışmaları bölgenin birçok yerinde olduğu gibi yine doğa ve tarih katliamına dönüştü. Peri Nehri’nin üzerinde inşa edilen barajlarla başlayan tahribat, tarihi Kiğı Kalesi’nin taşlarının sökülmesiyle devam ediyor. Kalenin kurulduğu kayalık zemin dinamitlerle patlatılarak, 9 yıl önce yapımına başlanan Kiğı Hidro Elektrik Santrali Barajı’nın inşaatına taşınıyor. İlçe halkı yıkıma karşı çıkarken, yeterli düzeyde tepki gösterilmediği için kalenin yıkımı devam ediyor.

BÖLGEYE GİRİŞ YASAĞI

Askeri güvenlik bölgesi sınırları içerisinde bulunan Kiğı Kalesi’ne, bir tek baraj işini yapan firma personeli yaklaşabiliyor. Kaleyi görmek isteyen kişiler, askerlerden izin almak zorunda kalıyor. Yıkımı devam eden kaleden görüntü alınması, güvenlik gerekçe gösterilerek hem asker, hem de firmanın güvenlik görevlileri tarafından engelleniyor.

İMZA KAMPANYASI

Yaşanan tarih katliamına Kiğı Gençlik Derneği, başlattığı bir girişimle karşı çıktı. Dernek, kalenin yıkılmasına karşı imza kampanyası başlatarak, yıkımı engellemek istiyor. Dernek üyeleri, başlattıkları imza kampanyasıyla tarih ve doğanın yok edilmesinin önüne geçmek istediklerini belirttiler. Gençler, tarihi yapının tahrip edilmesine rağmen, hiçbir kurum ve kuruluştan bir açıklamanın gelmemesinin de düşündürücü olduğunu dile getirerek, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nı bu tahribatın önüne geçmeye çağırdı.



URARTULAR DÖNEMİNDE YAPILDI

Kiğı İlçesi’nin tarihi, M.Ö. 3000 yıllarına kadar uzanıyor. Hititler, Urartular ve Persler’in ardından, Makedonya, Roma, Sasani ve Bizanslılar da Kiğı’da egemenlik sürmüş. Çeşitli kültürlere beşiklik eden Kiğı’da tarihi yapılar, yapılan tahribatlara rağmen hâlâ varlığını koruyor. Bu kalıntılardan biri olan Kiğı Kalesi, ilçe merkezinin güneydoğu kısmında yer alıyor. Etrafı sarp kayalıklarla kaplı olan ve yamaçları Peri Nehri’ne bakan kalenin içinde, eski yerleşim yeri harabeleri bulunuyor. Tarihî kalenin, Urartular tarafından yapıldığı tahmin ediliyor.


Mesaj atanlar
MesajMurat Çakir

Almanya Soluna ne oluyor?

16 Ocak 2009

2005 yilinda 4,1 milyonu askin seçmenin oyunu alan ve 2009 genel seçimlerinde oylarini artirarak, Almanya siyasî partiler yelpazesini kalici olarak degistiren DIE LINKE partisinin bugunlerde içerisinde bulundugu durum, buyuk umutlarla kurulan partinin son derece kirilgan bir zemin uzerine hareket etmekte oldugunu gosteriyor. DIE LINKE son haftalardaki personel tartismalariyla kendi kendini gereksiz ve ciddî tehlikeler içeren bir konuma soktu.

Oskar Lafontaine'nin kanser ameliyati nedeniyle Federal Meclis Grubu baskanligindan ayrilmasi ve yaygin medyanin, »Lafontaine solu yuz ustu birakiyor« yaygarasiyla birlikte, parti içerisinde, simdiye kadar açik olarak yurutulmemis olan »yeni yonetim kim olacak?« tartismasi, Der Spiegel gibi yayin organlarinin da koruklemesiyle duzeysiz bir biçimde alevlendi. Tartismanin kisisellestirilerek ve kismen parti yonetimi içerisinden yayilan dedikodularla suslenerek surdurulmesi, partinin seçmenler nezdindeki imajini ciddî bir biçimde zedeledi.

Almanya'da parlamentoda ve siyasî arenadaki tek gerçek muhalefet partisinin, Almanya ve Avrupa çapinda sosyal, ekonomik ve politik gelismeler alaninda bir çok olumsuz adimlarin atildigi, sistem krizinin derinlestigi, sinif toplumu çeliskilerinin daha da belirginlestigi ve toplum içerisinde irkçi egilimlerin gun be gun arttigi bir donemde boylesi bir orgut içi surtusmeye girmesi, sadece DIE LINKE uyelerini degil, ayni zamanda parlamentoda guçlu bir muhalif sese her zamankinden fazla gereksinim duyan toplumsal ve demokratik kesimleri de zora sokuyor.

Benim de uyesi oldugum parti, son aylarda, dayanismaci bir ekonomiyi hedefleyen geçis talepleri gibi konular baglaminda gerekli olan temel programatik bir tartismayi orgutleyemedi. Bu muglak durus, partinin bir tarafta vizyonsuz gundelik iyilestirmeler tandansi, bir tarafta da artik asilmis olmasi gereken ve geçen yuzyilda kalan sosyalizm tahayyulleri arasinda daralmaya girmesine yol açabilir.

Aslina bakilirsa bugune kadar partinin stratejik yonelimlerinin sadece parti baskanligi veya dar yonetici gruplarindan geliyor olmasi, partinin programatik-entellektuel zayifligina isaret etmekte. Maalesef parti yonetimi ve orgutleri genis bir stratejik-programatik tartismayi, kapitalizmin son donemlerdeki gelisimini analiz etmeyi ve partinin temel politik yonelimlerini belirlemeyi basaramadi.

Lafontaine'nin hastaliginin, yaygin medyanin da koruklemesiyle, yonetim sorunu ve Dogu-Bati arasinda ihtilaf gibi gosterilmesi, elbette egemenlerin isine gelmekte. Bu durum, yeniden yapilanmaya gitmek isteyen sosyaldemokrasi ile Yesiller açisindan da, 2013'den sonra olasi bir kirmizi-kizil-yesil ittifakinin ancak DIE LINKE'nin olmazsa olmaz temel taleplerinden vazgeçmesini kabul etmesiyle olusturulabilecegi tartismalarini hizlandiriyor. Yani, DIE LINKE içerisinde bulundugu durum itibariyle - ve kisa zamanda bunu çozemezse - sosyal hareketler, sendikalar, baris hareketi basta olmak uzere genel anlamiyla toplumsal sol içerisindeki inandiriciligini yitirme, kurulus motivasyonu olan talepleri gerçeklestirmek için zorunlu olan baski gucunu kaybetme tehlikesiyle karsi karsi.

Solun degismez gorevi, ki bu sadece Almanya solu açisindan geçerli degil, surekli kendini tekrarlayan kriz kosullarinin otesini gosteren siyasî projeler hazirlamak ve bunlarin gerçeklestirilmesi için genis toplumsal ittifaklar ormektir. Ayrica, tarihsel deneyimlerinden hareketle reformlar ve burjuva toplumunun asilmasi arasinda var oldugu iddia edilen karsitolumu ortadan kaldirma, hem radikal, hem de gerçekçi olan bir siyaseti yapabilme yetisine sahip olmalidir.

Almanya solu ozelinde, boylesi bir parti, içerisindeki farkli akimlari ve aralarindaki ihtilaflari yapici bir tartisma ve siyaset yapma kulturune akitma yetenegine sahip olmali, farkli akimlarin, soz konusu olan farkli siyasî kulturlerin varligini ve birlikteligini, ortak partinin zenginligi olarak algilamalidir.

DIE LINKE'nin kuruldugu gunden bu yana en buyuk avantaji, karar olusum sureçlerini partinin tum dallarindan ve asagidan yukari orgutleme potansiyeline sahip olmasiydi. Kisisellestirilen yonetim tartismalarinin yol açacagi sonuç ise bu potansiyeli korelten, yani yukaridan asagiya dikte edilen programatik soylem olacaktir, ki bu da solu, astigini zannettigimiz zaaflari içerisinde zayif dusurecektir.

Bu çerçevede simdi gerekli olan, solu sol yapan degerleri yeniden animsamak, yeniden yasam bulmasini saglamak ve sosyal adalet, dayanismaci ekonomi ve baris temelinde gelistirilmis olan temel talepleri, esasli ve genis bir toplumsal degisim stratejisi ile baglantili hale getirmektir.

Gunumuz kosullari altinda DIE LINKE içerisindeki istisnasiz butun akimlar, bu sorumlulugun farkina varmali ve henuz formel olmanin otesinde tamamlanmamis olan butunlesme surecinin, parti içi çogulculugu buyuk bir firsat ve vazgeçilmez bir potansiyel olarak kabul ederek, parti içi dar iktidar kavgalarina kurban edilmesini engellemelidirler. Mudahaleci, radikal reelpolitika yetisine sahip ve çogulcu bir sol, Almanya ve Avrupa'nin sosyal ve barisçil gelecegi açisindan her zamankinden daha fazla gereklidir. DIE LINKE'nin, boylesi bir sol olabilecegini gostermek için, ne yazik ki fazla da zamani kalmadi.

Mesaj atanlar
Mesaj1850-1880 Dersim Kürtleri
MOSKOVA
Özel / 09:15 / 30 Kasım 2009

ORDİXANE CELİL / CELİLE CELİL - Ordixane Celil ile Celile Celil’in '1850-1880 Dersim Kürtleri' başlıklı yazısında Osmanlı İmpratorluğu’nun Kürdistan ve Dersim üzerindeki politikaları ayrıntılı bir şekilde irdeleniyor. Dersim’deki aşiretlerin direnişinin kapsamlı bir tahlilin yapıldığı bu değerli çalışmayı Rus arşivlerinden çıkaran Mustafayev Mamed ANF için çevirdi.

‘’Kürt halk özgürlük hareketi tarihinde Dersim Kürtlerinin özel bir anlamı var. Dersim Kürdistan’ın en dağlık bölgelerinden biridir. Kuzeyden ve Batıdan sınırları Fırat ve Karasu sularına uzanıyor. Güney ve Güney Doğu ise Murat sularıyla oluşuyor. Dersim dağ silsileleri doğuda Bingöl dağlarına kadar uzanıyor. Geçit vermez dağlarla kaplı olması Dersim’i Türk iktidarları için ulaşılmaz yapıyor.

Dersim 19. yüzyılda neredeyse bağımsız kaldı. Bağımsız Dersimi denetime alma çabaları ise Kürdistan’ın 30 ve 40’lı yıllar arasında Reşit ve Hafız Paşalar tarafından yapılan girişimler başarısızlıkla sonuçlandı. Yani Dersim bu bağımsız konumuna rağmen esas olarak bir sancak olarak Harput Mutasarrıflığına bağlı yedi bölgeden oluşuyordu.

SAYIM İÇİN BÜROKRATLAR DERSİM'E SOKULMUYORDU

Dersim 19. yüzyıl nüfusuna ilişkin çok çelişkili bilgiler var. Bazı kaynaklara göre Dersimin yerlilerinin yani Kürtler ve Ermeniler'in nüfusu 64 bindi. Başka kaynaklara göre ise 140 binden fazlaydı.

Yerli halk imparatorluğun resmi bürokratlarının sayım için bölgeye girmesini engelleyerek ağır vergilerden kurtulmaya çalışıyordu. Bu yüzdende Türk iktidarları dağlık ve ormanlık bölgede ne kadar insan yaşadığını bilmiyordu.

Dersim Kürtleri Alevi ve Müslüman’dırlar. Ancak çevresindeki Hıristiyan toplulukla daha iyi anlaşıyordu. Yerli halk imparatorlukla hep çelişki içindeydi ve bu politik talepleri daha da ateşliyordu.

İngiliz parlamentosundan ünlü gezgin HFB Lynch, ‘Dersim Kürtlerinin Türklerin Suniliğe dönüştürme çabalarına tepki gösteriyorlardı, ama Hıristiyanlara karşı ise daha saygılıydılar’ diyor. Dersim Kürtlerinin ortaya çıkışıyla ve dinleri ile ilgili çok farklı ve bilimsel olarak tespit edilememiş farklı bilgiler var.

DERSİM’E İLİŞKİN İLGİNÇ BİLGİLER

Bunlardan biri Grenar. Ona göre Dersim Kürtlerini dini inanışları 3. yüzyılla kadar gidiyor. Bu inanışı Manicilik akımına bağlıyor ve onların Delmiki (Delum) olduğunu söylüyor. Bunu bazı Ermeni yazarları da belirtiyor. Bazı araştırmacılar Fars-ateşe tapıcılığına gittiğine inanıyor ve eskiden Persiya’dan Dersim dağlarına göç ettiklerini düşünüyor. Modern çağda Ermeni tarihçi Alpoyadcyan ise Dersim Kürtlerinin büyük olasılıkla Selçuk saldırılarından kaçarak Batıya yani Hınıs Varto bölgelerine sığındıklarını, ancak bütün bu iddiaların ispatı için daha fazla delil ve yazılı materyale ihtiyaç duyduğunu anlatıyor.

Ermeni yazar Andranik ise “Dersim” adlı kitabında Kürt aşiretlerini beş büyük gruba bölüyor. Dersim Kürtleri aşiret olarak yaşamalarına rağmen göçebe kültürü yoktu. Onlar köylerde yaşıyor ve hayvancılıkla uğraşıyorlardı. Yaşadıkları köyler küçük yani 10–20 hanelik yerlerden oluşuyordu. Düzlük bölgelerde ziraatla uğraşsalar bile bu ancak kendi ihtiyaçları içindi.

Lynch'in yazılarında, Dersimin batısından doğusuna kızılbaşların barışçıl emektar köylü nüfusu temsil ettiğini ve çoğu gezginin bunlardan saygıyla söz ettiğine dikkat çekiyor. Bu köylerin arasında ağır geçitli dağlar olmasına rağmen, aralarında önemli bir bağ vardı. Çünkü Türkler Dersim’in içine girmek için operasyonlar yapıyorlardı ve onlarda Türklere karşı mücadele veriyordu. Dersim’de köyler ağalar tarafından yönetiliyordu. Bütün yönetim ve askeri yetkiler bu ağaların ellerinde bulunuyordu. Dersim’in aşiret reisleri arasında sürekli çatışma vardı. Fakat gerektiği zaman bu çatışmalar yerini düşmanlarına karşı ortak mücadeleye bırakıyordu.

REŞİT PAŞA KÜRDİSTAN’I DENETİME ALMAK İSTİYORDU

Trabzon’daki İngiliz elçiliğinin yazdığı bir mektupla bu konuya ilişkin şunlar söyleniyor: ‘Çoğunlukla bu ağalar birbirleri ile çatışıyor. Bu da nesilden nesile devam ediyor, kan devasına dönüşüyordu. Ama ne zamanki düşman ortaya çıksa o zaman hemen kendi aralarındaki çatışmalar bitiyor ve tüm Kürtler birleşerek ortak düşmana karşı savaşıyorlardı. Dersim Kürtleri mücadele karakterini anlamak için Türklere karşı burada yaşayan iki tane millet arasındaki ilişkiyi anlamak lazım.’

Grenar’a göre Kızılbaşlılar, Müslümanlara oranla Hıristiyanlarla yani bölgelerinde yaşayan Ermenilerle daha iyi geçiniyorlardı. Türk iktidarları birçok sefer Dersim’deki Ermeni ve Kürtleri çatıştırmak istedi, fakat bir türlü başaramadı. Türkler ne bazı Kürt ağalarını satmakla nede dini düşmanlıkları körüklemekle bunları birbirlerine karşı getiremedi. Böyle bir sıkı bağlantı ortak tarihi mirasa bağlıydı ve onların kendi özgürlüklerini korumakla bağlantılıydı ve buna her zaman sahiptiler.

Dersim katliamı tarihleri, Dersimi işgal etme tarihi, 19 yüzyılın 30. yılı arasındaki olaylarla başlıyor. Bu dönem Reşit Paşanın büyük ordusu Mısır savaşından döndükten sonra Kürdistan’a gelerek, Kürdistan’ı denetime almak istiyor. Türkler o zamana kadar başarı elde edemediler. 1850 -1851 Kırım savaşından önce Osmanlılar yeni bir bastırma operasyonu için hareketini başlatıyor.

KUZUCAN HALKI İSTANBUL’A KÖLE OLARAK GÖNDERİLDİ

Kendi cephesini Dersimlilerin cephesinden sağlama almak için Reşit Paşanın komutasındaki 15 bin kişilik Türk ordusu Dersim’i işgale başlıyor. Çok sert bir şekilde müdahale eden cani Türk ordusu sivil halkı bile affetmiyor. Örneğin Kuzucan (Pülümür) halkının çoğu İstanbul’a köle olarak gönderdi, köylerin çoğunu ateşe verdi. Türk askerleri tutuklu Çarsancak Kürtlerini hunharca katletti, kazığa oturttu ve yaktı. Şeyh Hüseyin Bey’in oğlu Alibeg, o dönem babasının yerine geçmişti. Ancak direnişi hemen örgütleyemedi ve geri çekilmek zorunda kaldı. Türkiye ordusunu dağlara çekip orda imha etmek istiyordu.

Türk ordusu Kürtlerle çatışmalarda bu dağlarda gücünü kaybetti ve bölgeye girmekten çekinen Türk ordusu, burada dağılmaktan korkuyordu. Gücünün bir kısmını sınır bölgeleri olan Harput Erzincan yolu üzerinde bıraktıktan sonra Dersimi terk etti.

KÜRT LİDERLER RUMELİ ZİNDANLARINA ATILDI

İleride Dersim Kürtlerinin yeni bir başkaldırışını önlemek için önderliksiz bırakmak istiyordu. Bundan dolayı birçok Kürt lider ve ağasını İstanbul’a gönderip oradan Rumeli’deki zindanlara attı. Böylece onların vatanlarıyla olan bağlantılarını kesti. Türkler Dersim’in yönetimi için kendi belirlediği askerleri bırakmıştı, fakat Türk ordusunun Dersim’den çekilmesi ile Dersimlilere karşı fazla tutunamadılar ve kaçtılar.

DERSİMLİLERİ KIRIM SAVAŞI KURTARDI

Tam bu dönemde Kırım Savaşı başladı. Türk devletinin tüm Dersim Kürtlerini öldürmeye zamanı kalmadı. Formalite olarak İstanbul’a bağlı olmasına rağmen yine de Türk hükümetine karşı Kürt direniş merkezlerinden biri olarak kalmaya devam etti. Türkiye’nin Kırım Savaşından önce Dersimi Rusya imparatorluğuna kaşı bir direnç merkezi olarak örgütlemeye çalışması başarısız oldu. Bu savaştan sonra Dersim’i tekrar zapt etmeye çalıştı, fakat savaşta perişan olan Türk birlikleri bu seferde Dersim’i denetimleri altına alamadılar. Osmanlı sadece buradaki bazı bölgelerdeki Türk yönetimini tekrar oluşturabildi. Kürt beyleri yeniden kan dökülmesini engellemek için formalite icabı yerel yönetimleri kabul ettiler. Fakat Türk iktidarı, bundan yararlanarak binlerce kürdü zincirlere ve prangalara vurarak Kuzucan’dan Trabzon üzeri İstanbul’a gönderdi. 2000- 3000 Kürdü prangalara vurarak oraya askeri tutsaklar yada savaş esirleri olarak gönderdi. Bu Türk ordusunun zulmü Dersim nüfusunda her zaman rahatsızlık yarattı.

1873 MAYISI’NDA DERSİMLİLER SİLAHLI DİRENİŞ BAŞLATTI

1873 Mayısında Dersimin birçok yerinde silahlı direniş yeniden başladı. Dersim Kürtlerini silah gücüyle denetime alamayacağını anlayan Türk hükümeti kamçı ve havuç taktiği uyguladı. Önce bazı Kürt aşiretleri arasındaki düşmanlıklarını kullandı. Bazı beyleri ise hediyelerle yanlarına çekmeye çalıştılar. Bunlar Türkiye’ye bilgi vermek ve Türkiye ordusuna asker vermek zorunda bırakıldılar. Erzurum’daki Rus konsolosluğu İstanbul’daki Rus büyükelçiliğine gönderdiği mektubunda, Erzurum Valisi Samih paşanın oradaki Kürtleri iki düşman cepheye ayırmayı başardığına dikkat çekiyor.

Erzurum konsolosu, Rusya’nın Osmanlı imparatorluk misyonerliğine yazdığı mektupta Türk yetkililerinin Kürt beylerinden Hüseyin beyi kendi yanına çekerek Kuzucan kaymakamı yaptılar. Diğer taraftan ona karşı diğer aşiretlerin ağa ve beylerini ayaklandırarak Kuzucan’ki Kürtlerin çoğunluğunu onun seçilmesine karşı tepki gösterdi.

YOLLARA KARŞI AYAKLANMA

Türk iktidarı imha amaçlı operasyonlarda sadece silah kullanmıyordu. Dersim’de yollar yoktu ve işgal için yolların yapılması gerekiyordu. Ancak bunu yapabilmeleri için bu engel kaldırılmalı ve yollar açılmalıydı. 1873’te kendi aralarında çatışan beyleri Diyarbakır’dan Erzincan’a Pülümür Hozat Mazgirt ve Palu’dan geçen yol yapmasını istedi. Özellikle Erzurum valisi kurnaz ve sinsi Sami Paşa bunu çok istiyordu. Çünkü o ancak Dersimi bu şekilde işgal edebileceğini planlıyordu. 1876 Erzincan valisi Sami Paşa Erzincan Mutasarrıfı Şefik Paşa, Dersim Kürtlerinin büyüklerini Erzurum’a çekmeye başardı. Onlara sultan adına ödüller yağdırarak yol yapımının onayını aldı. Yollara ilişkin Voynav General Doxovski’ye gönderilen bir mektupta şöyle deniliyor; “Bu yolun inşaatıyla Dersim’i aşamalı olarak asker ve orduyla doldurmayı düşünüyorlar. Buradaki ordusunun tam olarak güçlenmesi için Dersimi bazı bloklara bölmeye ve aralarında telgrafla bağlantı kurmaya çalışılacak. Sami Paşa, Dersim Kürtlerinin vergi vermediklerini hatırlatarak onların bu yol çalışmasına karşılık borçlarını iptal edecek çalışanlara ekmek vereceğini söyledi.’’

Mushirin talimatıyla 80 bin altın ayrıldı. Ama Türk iktidarının bu girişimleri Kürt nüfusunun aktif direnişiyle başarıya ulaşmadı. Hatta Osmanlılara söz verdikleri için Kürtler içindeki otoritelerini kaybettiler ve bazıları canlarından oldu. Erzurum konsolosluğu bir mektubunda Dersim kaymakamı Gülabi beyin yollara karşı ayaklanan yoksul köylüler tarafından öldürüldüğünü söylemişti.

Dersim Kürtleri ihanetçilere karşı büyük tepki gösterdi. Kendi şeyhlerine karşı bile ayaklanarak yolları kabul etmediler. Ayrıca Dersim Kürtlerinin durumu Türkiye ve Rusya karşıtlığıyla daha da karışıyordu.

İki ülke arasında savaş çıktı. Türk iktidarı savaşa hazırlanmak için bu bölgeye politik denge kurmak için çatışma başlattı. Daha sonra burayı bir savaş alanına dönüştürmek için Dersim kazalarından Ovacık, Erzincan, Kemah, Kuzucan Mazgirt, Kuruçay ve Hozat’a büyük önem veriyordu. Çünkü bunlar 1876 Türk-Rus savaşında Kürt kaymakamları tarafından yönetiliyor onlar da Osmanlılara bağlıydı. Kuzucan Hüseyin Bey, Ovacık’ı Karaman Ağa, Mazgirt’i Hüseyin Ağa, merkezi bölge gerçekte tümden bağımsızlığını kuruyordu. Bu kaymakamlar vergi verseler de merkez Dersimi Şeyh Süleyman tümden Osmanlıya vergi vermeyi ret ediyordu. Şeyhin iyi silahlandırılmış 12000 adamı vardı. Şeyh Süleyman’ın etkisi diğer taraflarda da vardı. Kaymakamlıkların üzerinde dede vardı onlar şeyhi dikkate almak zorundaydılar.

General Voynof Dxovskiye yazılan mektupta, Kürtlerin çoğunluğu Şeyh Süleyman’a bağlılar ve onun etkisi Dersim’de Türkiye’nin iktidarının yayılmasına karşı duruyordu. Şeyh Süleyman kendi ülkesini kurmak için ona bağlı olan kaleleri güçlendiriyor ve hazır hale getiriyordu. Türk Müşiri (General) Samih Paşanın Kürtler arasında çatışma çıkarmak ve katliam operasyonları yürütmesi Dersim Kürtlerinin sabrını taşırdı. Bu çıkış Türk-Rus savaşına denk geliyordu.

Çünkü Türk iktidarı Dersim Kürtlerine çağrıda bulundu. Buranın nüfusunun çoğu buna güvenmedi kulak asmadı. Türklerin asker talebi başkaldırılılarla götürdü bu da silahlı direnişe dönüştü.

KÜRDİSTAN’DA ASKERLİK POLİTİKASINDAN VAZGEÇİLDİ

1878 Ekim ayında Semih Paşa bir mesaj aldı. Bu mesajda ova Kürtlerinin asker vermeyi kabul etmemekle kalmayıp aynı zamanda eskiden asker olan ve devlete bağlı birlikleri de göndermekten vazgeçtiğini söylüyordu. Ayrıca yaşı gelenlerin de askere alınmasına silahlı direniş gösterildi. Samih Paşa mecbur kalıp Kürdistan’da zorunlu askerlik politikasından vazgeçti.

Yine Dersim Kürtlerinin bazı feodal çevrelerinin Türklere ordu vermeye kabul etmeye karşı tepki göstermesi de etkiledi. Kuzucan’daki Hüseyin Bey Semih Paşanın talebine bir şartla kabul etti. Oraya gidecek asker ve subayların bizzat kendisi yöneteceği şartını koştu. Ama Hüseyin beye bağlı Kürtler kimin denetiminde olursa olsun asker vermeyi, kendi bölgelerinden asker toplanmasını ve vergi vermeyi kabul ederek kendi topraklarını kendileri savunacaklarını sultana ihtiyaçları olmayacağını söylediler.

Hüseyin Beyin’in ordu vermeyi kabul etmesiyle Osmanlının otoritesi düştü. İmparatorluğa karşı tepkiler ordunun Erzurum ve Kars’a çekilme sırasında da kendini gösterdi. Ordunun geriye kalan Hozat ve Mazgirt’teki askeri karargahları halk tarafından ateşe verildi. Bu tepkilerin Türk ordusuna karşı nasıl bir büyük tehlike oluşturduğu düşünüyordu. Bu gerginlik giderek yeniden açık ayaklanmalara dönüştü.

YOLLAR KAPATILDI OSMANLI ORDUSU YAVAŞLADI

Kozan beyi Türk iktidarının istediği 25 bin kişilik gücü ve vergi vermeyi kabul etmediği gibi ordunun kendi arazisinden geçmesini engellemek için diğer bölgelerdeki Kürtlerin yardımıyla Erzurum, Sivas, Tokat yollarını kapattı. Süleyman Bey oğlu Mehmet Beye yazdığı mektupta, Rus ordusu sınırdan geçmeden önce bizim ordumuz Tokat ve Sivas yollarını kapattı. Böylece Osmanlı ordusunun savaşa doğru giden hareketi daraldı ve yavaşladı. Ancak savaştan sonra Türk iktidarı büyük güç kullanarak Kozanoğlu Kürtlerini ve komşularını bastırabildi.

DAİLY NEWS: KUYULAR CESETLERLE DOLU

İngiliz gazetesi Daily News muhabiri savaştan önce Türkiye’den verdiği haberde, “yerli halk 200 yıl başkaldırmış ama maalesef tüm başkaldırılar onların kafatasları ile tepeler oluşturulması ile bitmişti. Türk ordusu burada yaşayan insanların kafataslarıyla tepeler oluşturuyor. Kuyular cesetlerle doldu. Çakallar ve kargalar buradaki halkın cesetleriyle besleniyordu” diyor.

Dersim direnişi Osmanlı ordusunun Dersim’e girmesiyle başladı ve bu ayaklanmaların temel direği Dersim köylüleriydi ve hepsi silahlıydı.

İngiltere'nin Trabzon Konsolosu Alfred Billioti, başlarda Dersim Kürtlerinin direnişini kargaşa çıkaran, çeteci ve hırsızlıkla suçlamıştı. Buradaki beylerin bölgedeki durumu iyileştirmediğini Osmanlı ordusunun bunları düzene koymak için çalıştığını yazmıştı. Ama Aynı Billioti, zaman geçtikçe gerçekleri itiraf eden bir mektubu daha kaleme almıştı. Bu mektuba göre Kürtlerin bağımsızlık talebiyle başkaldırdığını itiraf etmek zorunda kalmıştı.

DERSİM’E 4. ORDU GÖNDERİLİYOR

Daha sonra Dersim Kürtlerine karşı 4. ordu gönderildi. Bunların yanına polis birimleri de verildi. Bölgedeki diğer güçlerde bu askeri hareketlere katıldı. Türk ordusu Dersim’in Güney doğusundan başlayarak zor geçitlerden Tuzhik (Dojik) ve Huth’a doğru ilerledi. Korumasız olan köylüler dağlara sığınmak zorunda kaldı. Bu Tuzhik kırsal bölgelerindeki dağ silsileleri bir kaleye dönüştü, tüm yollar kapatıldı ve direnişe hazırlık iki hafta sürdü. 4. ordu Tuzhik’e Hozat tarafından yaklaştı. Çatışmalar 3 gün devam etti. Yerliler diğer Kürt aşiretlerini yardıma çağırdı. Ama diğer bölgelere yönelik hareketler başlamıştı ve kendilerinin de yardıma ihtiyaçları vardı. Bu dönemde onlara Miraga Kürtleri destek verdi, buradaki büyük direnişten sonra Türk ordusu ovaya çekilmek zorunda kaldı.

DİRENİŞ PARÇALANIYOR, KATLİAM BAŞLIYOR

Ama Türk ordusu yeniden toparlanıp Tuzhik’te Kürtlerin üzerine yürüdü. Buradaki direnişe katılan ‘seyitlerden’ biri olayı şöyle anlatıyor: “Bizim direniş ve başarılarımızın üzerinden 5 gün geçtikten sonra Osmanlı ordusu tekrar bize karşı şiddetli bir muhabere başlattı. Şiddetli bir top atışı yaptı, savaş 15 gün devam etti. Ancak bunda da başarılı olamayınca kuşatma altına alıp tutmaya başladı. Ama bunu da başaramadılar. Ancak kuşatma altındakiler arasında çelişkiler başladı. Direnişin yönetilmesi konusunda bazıları Tuzhik’i bırakıp Huti Teresa konumlanalım derken bazıları bunun sıkışmaya ve kayıplara yol açacağını düşünüyordu. Bu parçalanmaya götürdü. Bazıları kuşatmayı yararak Huti Teresa geçti ve Türk birlikleri bu parçalanma ve zayıflıktan yararlanarak saldırıya geçti. Tuzhik ele geçirilip katliama geçtiler. Tuzhik’i ele geçirdikten sonra Kürtler direnişi bırakmayıp gerilla savaşına başladılar.’’

1878’te Ruslarla Türkler arasında imzalanan San Stefano (Ayastefanos) Anlaşmasından sonra İsmail Paşa bu isyanları bastırmak için ordusunu gönderdi. İsmail paşa Erzincan’daki Kürt beylerini hayatlarını bağışlama karşılığında teslim olmaya çağırdı. Halkın isyanına rağmen bazı beyler teslim olmayı seçerken bazıları direnmeye devam ettiler. Yine bu parçalanmadan yararlanan Osmanlı ordusu saldırılar gerçekleştirerek bir dizi katliam gerçekleştirdi. Bu olaylardan sonra Alişefik beyi devletin otoritesini yeniden güçlendirmek için Dersim’e gönderdi.

ŞEFİK BEYİN ORDUSUNA DARBE VURULDU

Şefik Bey katliamlardan sonra geldiği ve ciddi bir direniş olmadığı halde 12 tugayı birleştirerek güç kullandı. Buna dayanmayan orta Dersimliler ise tekrar savaşa başladılar. Huti Teresi dağ silsilesi yine başkaldırılar için bir mekan oldu. Kutsal Karapet kilisesi tapınağı yanında gerçekleşen direniş Türk ordusunu durdurdu. Munzur suyu bu iki güç arasında sınır oldu. Türk ordunun bu suyu geçmeye ilişkin tüm çabaları kayıplarla sonuçlanıyordu. Çatışmalar sürerken ayaklanmaya Çilani Kürtleri de katıldı. Ve Munzur vadisinde Türk ordusuna büyük darbeler vuruldu, Ordu geri çekilmek zorunda kaldı.

Erzincan Kürtleri 1878 Eylül ayında Erzincan Kürtlerinden Ahmet paşa komutasında Türk ordusunun karargahına saldırıp onları teslim almıştı. Bunu sonucunda 3 dağ topu ve çok sayıda silah ele geçirilmişti. Kürtler, Türk kuvvetlerine karşı daha iyi karşı koymak için Mercan Boğaz vadisinde cephe açtılar. Türk askeri komutanı İsmail Paşa bir hafta içinde 12 tane tugayı buraya getirip Erzincan Kürtlerinin üstüne gönderdi.

İNGİLİZ ELÇİ’NİN SÖZLERİ

Trabzon’daki İngiliz konsolosu Trapes, 1878 yılının Ekim ayında Türk kaynaklardan birisine dayanarak Yusuf Paşaya bu tugayların 24 tane olduğunu söylüyor. Billioti'nin verdiği bilgilerde ise Türk ordusunda yaralıların çok olması Kürtlerin üstünlük sağladığını gösteriyordu. Billioti bir yazısında, Türk ordusunun bir çatışmada büyük kayıplar verdiğini gizli tutulduğu için sayı veremeyeceğini ama Osmanlı devletinin bu konuda bilgilendirildiğinden eminim.

Dersim direnişlerle bağımsızlığını koruyabildi. Türk ordusunun ele geçirdiği bölgelerden çekildikten sonra geride harabeler bırakıyordu. Dersimlilerin Türk ordusuna karşı verdiği mücadele genel bir karakter taşıyordu, küçük-büyük, kadın-erkek, her sınıftan ve kesimden halk katılıyordu.

* Çeviren: MUSTAFAYEV MAMED -ANF

ANF NEWS AGENCY

Mesaj atanlar
MesajONUR OYMEN

Engin Erkiner

CHP Genel Baskan Yardimcisi Onur Oymen benim icin tanidik bir isim… Turkiye
’den degil, Almanya’dan…
1990’li yillarin baslarinda, Berlin Duvari’nin yikildigi, SSCB’nin
dagildigi yillarda Oymen, Turkiye’nin Almanya buyukelcisiydi. Almanya’nin
baskenti o yillarda Bonn idi, henuz Berlin’e tasinilmamisti.
Turkiye’nin buyuk bir Turk ve Kurt nufusunun bulundugu Almanya’daki
durumu kelimenin gercek anlamiyla allahlikti… T.C. konsolosluklari birakalim
Alman toplumunu, Turkler ve Kurtler arasinda bile neredeyse tecrit olmus
durumdaydilar. Konsoloslar neredeyse hicbir etkinlige katilmazlar, yuzlerini
goren olmazdi.
Onur Oymen, Turkiye’nin Almanya’da yeniden orgutlenmesinin mimaridir. Bu
orgutlenme anlayisi daha sonra oteki Avrupa ulkelerindeki TC elcilikleri
tarafindan da kopya edilmistir.
Oymen’in o yillarda Bonn’daki elcilikte duzenledigi unlu bir toplanti
vardir. Bu toplantiya, Almanya’da taninmis sol egilimli kisiler ve dernek
yoneticileri cagrilmislardi. Kimisi toplantiya dinlemek amaciyla gitti, kimisi
gitmedi, kimisi ise “devrimci olarak taninmisligi nasil satabilirim”
merakiyla gitti.
Oymen o toplantida once ozelestiri yapar: O gune kadar Almanya’da yanlis
bir politika izlenmis ve taban olarak ulkuculerle Islamcilara dayanilmistir.
Gercekte ise TC’nin Almanya orgutlenmesinin esas olarak dil bilen, modern
yasama uyum saglamis, Alman toplumuyla iyi baglari olan kisilere dayanmasi
gerekmektedir.
Belirtmeye gerek yok; bu ozelliklere sahip kisiler, Alman toplumuyla
baglari iyi olan dernekler, o yillarda neredeyse tumuyle solda bulunuyorlardi.
Onur Oymen bu kisi ve dernekleri Turkiye Cumhuriyeti devletiyle birlikte
calismaya davet etti. Turkiye ile “halledilebilir” sorunu olanlarin
sorunlari halledildi. Ve bir bolum kisi Oymen’in davetine uyarak konsolosluklarla
birlikte calismaya basladi.
Kendilerine taninan imkanlar karsisinda saf degistiren devrimcilerin
sayisini bilmiyoruz, ama sayi az degildir, bunu biliyoruz.
Bu insanlardan ne yapmasi isteniyordu?
O yillarda Cumhurbaskani olan Suleyman Demirel mesaji acik olarak
vermisti:
“Devletin bolunmez butunlugunu savunmak sartiyla istediginiz goruse sahip
olabilirsiniz. Hicbir sey olmaz. Ben kefilim!”
O yillarda PKK’nin silahli mucadelesi ulkede yogun olarak surerken,
Turkiye basta Almanya olmak uzere Avrupa ulkelerinde diplomatik olarak hayli
sIkismis durumdaydi. O yillarda PKK’nin diplomasi calismasi Turkiye’den daha
etkindi. TC’nin Almanya’da yeniden orgutlenmesi oncelikle bu durumu ortadan
kaldirmaya yonelikti. Bunun icin gerekli kadro oncelikle soldan transfer
edilecekti.
Bu kadrodan istenilen oyle fazla bir sey de degildi. Etkin olduklari
cevrelerde cumhuriyetci, ulusalci, Kurt karsiti bir soylemin gelistirilmesi…
Cok sayida Turk-Danis mensubunu, ogretmeni, sosyal calismaciyi dikkate
alirsaniz, bunlarin kendi alanlarinda belirtilen yonde calismasinin
sonuclarinin da kucumsenmemesi gerektigi ortaya cikar.
Ne PKK ne de Turk solu TC’nin Almanya’daki yeniden orgutlenme cabasini
yeterince ciddiye almadi. Ve bunun sonucunu pahaliya odediler. Surekli olarak
Turkiye’ye ile ilgilenip, orada ne oldugundan baska seye bakmayanlar, on
yil sonra TC’nin Almanya’da degismis kadro yapisi, etkin calismasi ve hayli
artmis gucu karsisinda sasirdilar.
Eskiden binalarindan cikmayan konsoloslar artik her yerdeydi. Turk
ressamlarin sergi acilisindan futbol maclarina, edebiyat okumalarindan panellere
kadar her yere katiliyorlardi. Tabii ki sadece boylarini gostermek icin
degil; konusmak, iliski kurmak, orgutlenme ve propaganda yapmak icin…
Onur Oymen bu yeniden orgutlenmenin mimariydi. Bu arada TC’nin Almanya’
daki kadrolari da degisti. Konsolosluklara genc ve modern gorunumlu insanlar
geldiler. Memurlarin bile bir bolumu degisti.
TC’nin Almanya’da yeniden orgutlenmesi, bu ulkede artik kalici oldugu
kabul edilen uc milyon kadar Turkiye kokenliye yonelik politikanin da buyuk
oranda degismesini gundeme getirdi. TC, bu insanlara, eskiden oldugu gibi,
sadece para kaynagi gozuyle bakmiyordu. Almanya onemli bir ulkeydi. Bu ulkede
ic bir guc haline gelmek ancak kaliteli bir kadro ve cok sayida Alman
vatandasi olmus Turkiye kokenliyle mumkun olabilirdi.
TC, Alman vatandasligina gecisi tesvik etmeye basladi. “Gerekirse TC
vatandasligindan cikin ve sadece Alman vatandasi olun” bile diyebildiler…
Bugun Almanya’da 700 bin civarinda Alman vatandasi Turkiye kokenli
bulunuyor.
Almanya’da genel secimler oldugunda Turkiye’den gelen CHP yoneticileri,
SPD’ye oy vermeleri icin Turkiye kokenli Alman vatandaslarina yonelik
toplantilar yapiyorlar.
Neyse ki, TC’nin Almanya’daki politikalari eskisine gore etkinlesmis
olmakla birlikte hala acemilikten kurtulabilmis degil…
Kurt orgutleri bu ulkede bulunan yaklasIk 600 bin Kurdun kalici oldugunu
anlamakta hayli gec kaldiklarindan, Turk devrimci orgutleri ise “su akar,
sol bakar” anlayisindan sasmadiklarindan epeyce gec kaldilar.
Sonucta sunu soylemek gerek: TC’nin Almanya ve Avrupa’da yeniden
orgutlenmesinin mimari Onur Oymen’dir. Bu yeniden orgutlenme baslangicta ozellikle
Kurt orgutlerinin diplomatik etkinligini hedef aliyordu.
Bu nedenle, Oymen’in Dersim katliamini bugune ornek gostermesine hic
sasmadim.

Mesaj atanlar
MesajFERHAT TUNÇ * / Artık görev başta atalarına küfredilen Dersimlilere, Alevilere, Kürtlere ve ilericilere düşüyor. Toplumu yanıltmayın CHP’yi derhal terk edin.


Meclis’te Kürt sorununda “demokratik açılım süreci” ile ilgili yapılan tartışmalarda bir kez daha nasıl bir zihniyetle karşı karşıya olduğumuzu gördük. Meclis kürsüsünde CHP adına konuşan Onur Öymen’in ifadeleri adeta soykırım çağrısı niteliğindeydi.

1938 yılında Dersim’de yapılanları onaylayan ve sorunların çözüm yönteminin yine katliam olması gerektiğini belirten Öymen’in söylediklerine bakın;

“Maalesef bu ülkenin anaları çok ağladı. Tarihimiz boyunca çok şehit verdik. Çanakkale Savaşı’nda 200 bin şehidimiz vardı, hepsinin anası ağladı. Kimse çıkıp ‘bu savaşı bitirelim’ demedi. Kurtuluş Savaşı’nda, Şeyh Sait isyanında, Dersim isyanında, Kıbrıs’ta analar ağlamadı mı? Kimse ‘analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım’ dedi mi? İlk siz diyorsunuz. Çünkü sizin terörle mücadele cesaretiniz yok.” Çok yoruma gerek bırakmayan bu zihniyet, ülkeyi yönetmeye aday.

Bu sözlerin söylendiği günlerde, Dersimlilerin gündemi ve umudu ise farklıydı. 15 Kasım 1937’de asılarak katledilen Seyit Rıza ve yoldaşlarını anmak, yeri belli olmayan mezarlarını bulmak ve devleti bu trajik süreçle yüzleşmeye çağırıyorlardı.

İşte böyle bir dönemde bu zatın Meclis kürsüsünde yaptığı bu açıklama, Dersim katliamının etkilerini hâlâ üzerinden atamamış, iliklerine kadar o süreçten bu yana yaşadığı travmaları atlatmaya çalışan Dersimlileri derinden yaralamıştır.

Öte yandan ise, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en barbarca işlenmiş katliamına meşruluk kazandırmaya dönük bu yaklaşım son derece tehlikelidir. Dolayısıyla bir hukuk devleti olduğumuzdan yola çıkarak tarihsel katliam ve kırımları bu gün için, çözüm yöntemi olarak kabul eden ifadelerin suç olarak kabul edilmesi ve mahkûm edilmesi demokrasi ve insanlık adına önem taşımaktadır. Hukuk devleti olma ve sağlıklı bir gelecek kurmanın yolu, bu ve bunun gibi zihniyetlere taviz vermeden mücadele etmekten geçmektedir.

Dersimliler olarak kuşaklar boyudur büyük acılar yaşıyoruz. Kimliğimiz, değerlerimiz, dilimiz, inancımız sürekli bir baskıyla karşı karşıyadır. Farklılıklarımız nedeniyle çifte standartçı uygulamalara maruz kaldık. Mahpuslarda çürütüldük, asıldık, öldürüldük ve işkence gördük.

Bu gün bu acıları unutmaya, özgür ve demokratik bir ülkenin vatandaşları olarak yeni bir hayatın mümkün olduğuna kendimizi inandırmaya çalışıyoruz.

Ancak Onur Öymen’in parlamento çatısı altında sarf ettiği sözler, bu umudu koruyan bizlerin yüreklerine ateş düşürmüştür. Bu toplumun yaşadığı travmaları biraz da olsa bilen bir insan ne anlatmak istediğimi iyi anlar.

1938 yılında Dersim’de yaşanan durum tam bir vahşet olarak tarih sayfalarında yerini almıştır. Kürt ve Alevi kimliğinden ötürü Dersim katliamcı ve asimilasyoncu politikalarla haritadan silinmek istenmiştir.

Dersim’in dağları, ovaları ve mağaraları top ateşiyle dövülmüş ve kundaktaki bebeğine varana dek yediden yetmişe insanlar süngüden geçirilmiş, yakılmış ve kurşuna dizilmiştir. Böylesi bir acıyı yaşamış toplumun çocukları olarak kaygılanmakta haklı değil miyiz? Bu zihniyet, adeta zevk alırcasına 70 yıl sonra yeniden bize bu acıları yaşatmaktadır.

Dersimde insanlar isyan çıkarmak için değil, canlarına kurtarmak için dağlara sığınmışlardır. Dağlara çıkamayanlar toplu bir şekilde katliamdan geçirilmiştir.

1937 ve 38 kırımında görev almış askerlerin anlattıklarını, Onur Öymen okumadıysa okumasını tavsiye ederim. Belki o zaman yaptığı bu açıklamadan ötürü utanır ve Dersimlilerden özür diler.

Karslı Asker A. Demirtaş ; “Köylüleri topluyorduk, biraraya getirip ‘sizleri koruyacağız, kurtaracağız’ diyerek dere kenarlarına veya uygun gördüğümüz yerlere götürüp makineli tüfeklerle tarıyorduk. Kadın, çocuk, bebe, ihtiyar, genç demeden hepsini, hepsini öldürüyorduk.

Subaylar ‘hiçbir Aleviyi sağ koymayın, öldürün’ diyorlardı. Daha sonra cesetlerin başına erler kurtlar gibi üşüşüyorlardı. Kollarını sıvazlayıp bilezik, kolye gibi altınları kapmak için hırslı bir yarış başlıyordu. Kadınlar için altın takmanın önemi büyük olduğundan kolları parçalayarak, keserek altınlar kapışılıyordu. Hatta altın dişler de alınıyordu, Alevi öldürüp cennete gitmek, altınlarına da sahip olup bu dünyada da rahat yaşamak o günlerde önemliydi. Velhasıl birçok köyde benzer bu tür şeyler yapıldı. Bugün Kars’ta Dersim zenginleri var. Bunların zenginlikleri oradan kalma.”

A.Demirtaş; “Bir gün, 4–5 yaşlarında bir çocuğu komutan bana göstererek ‘öldür’ dedi. Ben ‘yapamam’ deyince, yüzbaşı rütbesindeki komutanım çocuğu ayağından tuttu. Güçlü ve kuvvetli elleriyle yanı başındaki kayalara başı gelecek şekilde kaldırıp, kaldırıp vurmaya başladı. O an hafızamı kaybetmişim. Kendime hastanede geldim. Hava değişimi verdiler. Bir daha da Dersim’e yollamadılar.

Çünkü her şey bitmişti.”

Bu vahşetin ve barbarlığın savunuculuğunu yapan CHP zihniyeti dünden bugüne değişmedi aslında. Meclis’te katliamları savunan CHP bugün de Ergenekon avukatlığını yapmaktadır. Üzücü olan ise İttihat ve Terakki zihniyetinin devamcısı olan bu partinin kendini “sosyal demokrat, ilerici” göstermesidir. Aydınlara ve ilericilere düşen ise CHP’nin bu kirli ve katliamcı yüzünü teşhir etmektir.

Şahsen üzüldüğüm bir başka konu ise Meclis’teki Dersimliler. Öymen, Meclis’te bu hakaretleri yaparak, dedelerimizin kemiklerini sızlatırken, sözüm ona

Dersimlilerin kurtarıcısı gibi gösterilen Kemal Kılıçdaroğlu da alkışlıyordu.

Sayın Kılıçdaroğlu, bu vahşeti alkışlarken hiç mi utanmadınız? Her fırsatta alakalı alakasız konuşmayı, kendine güldürmeyi marifet sayan Kamer Genç bu konuda konuşmayacak mı? En önemlisi bu parti içerisindeki Dersimliler, Aleviler, Kürtler, ilericiler atalarımıza küfür eden, bu savaşçı zihniyeti ne kadar sineye çekeceksiniz? Onurlu ve erdemli bir davranış olarak bu partiden istifa ederek, faşizmin “soldan” temsilcisi konumuna gelen bu partiyi tarihin çöplüğüne atmayacak mısınız?

Sonuç olarak kendini cumhuriyetin, militarizmin ve katliamcı zihniyetin sahibi olarak gören CHP bilinen bir gerçeği kendi ağzından ifşa etmiştir. Artık görev başta atalarına küfredilen Dersimlilere, Alevilere, Kürtlere ve ilericilere düşüyor.

Toplumu yanıltmayın ve CHP’yi derhal terk edin.

Mesaj atanlar
Favori Sitemhttp://www.korlu.org
MesajAÇILIMLAR ve KENDİ GERÇEKLİĞİMİZ

Yeni bir sürecin yaşandığı ülkemizin batısında, büyük kentlerde yaşamanın zorluklarını nasıl tarif edeyim ki.
Çepeçevre yalanlarla sarılmışsanız, okuduğunuz gazete, dergi ve izlediğiniz tv ekranlarının gerçeklerin çok uzağında kaldığını,
Siyasilerin, kanat önderi diye halka sunulanların ne kadar yapmacık ve inkarcı olduklarını kendi konuşmalarında ve yazılarında takip edebiliyorsanız, ancormen diye yutturulan soytarı takımı bir grup şaşkının birilerinin borazancısı olarak bangır bangır bağırdığını, savaş çığırtkanlığından başka işler yapmadığını ana haber bülteni diye halka yutturulduğu yalanları izlemenin ne tür zorluk verdiğini anlatmış olur muyum bilemem ama yeni açılım diye başlatılan KÜRT AÇILIMI gerçekten büyük önem arz etmektedir.

Bu yeni karar ne Alevi Açılımıyla, ne Ermeni Soykırımının yaşandı veya yaşanmadığı gerçeğiyle ne de çarşaf açılımıyla aynı önemi taşımadığı apaçık ortadadır.
Alınan çatışmasızlık kararının ardında Kandil'den gelen çok önemli açıklamaların yarattığı havanın rüzgarıyla en tepe noktadan dillendirilen yeni açılım bir çok çevre tarafından olumlu karşılanırken marjinal bazı gruplar tarafından da dikkate alınmaması gerektiği söylendi.
Özellikle barıştan yana olan çevreler Cumhurbaşkanının çağrısını olumlu karşıladı.
Bu süreci sabote etmek isteyen çevreler boş durmadı, baskıların yoğunlaşmasını alkışladı, akan kanın durmasını isteyeceklerine daha fazla kan ve daha fazla şiddeti dayatmanın uğraşısını verdi.
Ulusalcı ve milliyetçi kesim savaş naraları atmaya devam etti.
Aynı çizgide yayın yapan medya ve yazılı basının büyük kesimi inkar politikası eksenindeki tutumunu sürdürdü, tek taraflı olarak yayınlarına devam etti, halka doğruyu göstermekten uzak yayınlara aralıksız sürdürdü.
İktidarda olan parti ise hiç bir hazırlık yapmadığı bu sürece nasıl bir katkı sunacağını ortaya koymadan eski politikalarında diretti.
Muhalefet partileri inkar ve red politikasında ısrarcı olurken, bir kısım sivil toplum örgütü de tıpki DTP gibi baskı altına alındı.
Çatışmasızlık ortamı sürecinde akıl almaz baskı ve şiddetin uygulandığı bir ortamın yaşandığı ülkemizde ne yazık ki güzel şeyler olmuyor.
Elinde silahla dağa çıkanlarda da askere gidenler de böyle bir ortam içinde yaşama veda etmeye devam etti.
Yirmili yaşlardaki gençlerin ölüm haberleriyle evlere düşen ateş yürekleri yakmaya devam ederken savaş tamtamları da sürüyor.

Ülkemizin batısında yaşayanlar ne yazık ki gerçeklerden uzaktır.
Ben de son yıllarda yaşamımın önemli bir bölümünü kendi memleketimde geçirirken hayatın tam da ortasında olduğumun farkındayım.
Peri Vadisinde sakin bir yaşam sürdürmeye çabalıyorum dersem abartmamış olurum.
Bu bölgede yaşayanların büyük çoğunluğu belki de yüzde yüze yakını Kürt'tür.
Ancak bir asır öncesinde burada Ermeniler, Arnavut kökenliler ve Türk'ler de yaşıyormuş.
Derlemeye çalıştığım öykülerden, yaşanmış hikayelerden ve kendi çapımda yaptığım araştırmalardan çok kültürlülük gerçeğini görüyorum.
Ne acıdır ki iç içe geçmiş o eşsiz kültürün mirasını koruyamayan bir yapı ile karşılaşıyor biraz da eziklik hissine kapılıyorum.
Özellikle Ermeni ustalarının eserleri hızla kaybolmaktadır.
Bir yok oluş yaşanıyor bölgemizde.
Hızla insansızlaşan bir bölge haline gelmektedir yöremiz.
O güzel insanların burayı terk etme nedenlerini ve gerçeklerini ne yazık ki bilmiyoruz.
Özellikle Kürt'lerin uzaklaşma nedenlerini de çok iyi bilmiyoruz.
Endişem var, böyle devam ederse tıp ki Ermeniler gibi gün gelecek Kürtlerden de onlardan bahsedildiği gibi bahsedilecek.
Bir zamanlar bu bölgede Kürtler yaşıyordu! denilmesine gönlüm razı olmuyor.
Onun içindir ki buradayım.

Yıllar önce büyüklerimizin anlattığı yaşanmış öykülerden anlıyorum ki bir zamanlar bu bölgede Ermeni kardeşlerimizle huzur içinde bir hayat yaşanıyormuş.
Gayri müslim olan Ermenilerle kirvelikler kurulmuş, dostluk bağları sadece kirvelikle değil musahiplik dediğimiz kutsal amaçlı kan kardeşliğiyle de perçinleniyormuş.
Ermeniler yaptıkları işlerde o kadar maharetlilermiş ki yöre halkı bir çok zenaatı onlardan öğreniyor, kültürel alanda da birliktelik sağlıyorlarmış.
Özellikle taş yapı ustalığında Ermeni ustalar rakipsizmiş.
Yapılan binaların tamamı taş yapı olduğundan duvarlar o ustaların şekillendirdiği bir birinden anlamlı işçilik örnekleriyle bu gün de birçok köy veya mezrada karşımıza çıkmaktadır.
Özellikle yöredeki değirmenleri çeviren gürül gürül suların gücüyle tahılı un eden taşların da o güzel insanların el emeğiyle hazırlandığı bu gün de bilinmekte ve hayranlıkla bahsedilmektedir.
Acı olan bir gerçek var ki günümüzde hiçbir değirmen kalmamış, o güzel dostların eserleri de yok olmuştur.
Eski taş yapı binaların duvarlarında anlamlı yazılar çıkardı karşımıza.
(Bu konuda değerli dostum Mehmet Ulusoy anlamlı bir yazı yazmış ve örneklerle bu hususu dile getirmişti. Merak edenler için www.hergep.com sitesi DÜNYA BİR DEĞİRMANDIR adlı yazı)
O yazıların mucitlerinin de Ermeniler olduğunu anlatırdı büyüklerimiz.
Bu küçük örneklerle yetinerek yöremizin bu günkü durumuna değinmek isterim ancak olanaklar yeterli değil.
Bugün o güzel dostlarımızın hiç birinin yakınını, tanığını, akrabasını bulmak mümkün değil.
Yıllar öncesinde buraları terk ettiklerini biliyoruz.
Terk ediş nedenlerini bilen büyüklerimiz nedense yeni kuşaklara karşı ketum davranmış, suskun kalmıştı.
Onlardan bahsederken KIRUG derdi büyüklerimiz.
Bu adın ne anlama geldiğini bilecek yaşta olmadığım için ben de çocukluğumda bu tür konuşmalara çokça tanık olmuştum.
Falancanın nenesi KIRUG' muş, filancanın kayin validesi KIRUG' muş gibi kulaktan kulağa yayılan laflar duyuyordum kimi zaman.
Zaman akıp gidince anlıyordum ki gayri müslimlere KIRUG ya da Fılle deniliyormuş yöremizde.
Günümüzde artık onlardan ne bahseden var ne dile getiren.
Kiğı bölgesinde önemli bir nüfusa sahip olan o güzel insanlar nereye gitti, ne yapıyor kimse bilmiyor.
1929 yılında Kiğı'nın Erzincan'a bağlı bir ilçe olduğu yıllarda ilin valiliğini yapan Ali Kemali'nin yazdığı bir kitap okudum.
Köy köy, mezra mezra oralarda yaşayanların sayısı ırkı, dini ve cinsiyetiyle belirtiliyordu.
Kürt nüfusundan sonra en kalabalık grup Ermenilerden oluşuyordu.
Devletin bir memurunun kaleminden çıkmasına rağmen oldukça önemli bir araştırma olduğunu kabulleniyorum.

1915 olaylarının ardından yaklaşık on beş yıl sonra yazılan o kitabın solgun yaprakları çok önemli bir belge olarak Peri Vadisi hakkında bir bilinmeyeni ortaya koymaktadır.
Yeni kuşakların bunları öğrenmesini sağlamak için bizlere de önemli görevler düşmektedir.
O dost insanların bölgeyi terk etmelerinin arkasındaki nedenleri çok iyi araştırıp öğrenmeliyiz.
Bizim atalarımız ile onlar arasında hiç bir zaman kavga olmamış, huzursuzluk yaşanmamıştır.
Onların terk ettiği yerleşim yerlerine zorla kimse konmamış, onların verdiği isimler değiştirilmemiştir.
Onlar çekip gitti, ya da doğdukları yerleri terk etmek zorunda bırakıldılar.
Yıllar sonra onlarınkine benzer bir durumla da bizler karşılaştık.
Dağ, taş, köy, mezra, mera, orman, yayla, dere, tepe yakıldı yıkıldı.
Akıl almaz bir çatışma ortamı içinde kalan yoksul köylülerimizin bir kısmı direndi, bir kısmı zorun karşısında hiç bir direnç göstermeden büyük kentlere göç etti.
On yıllar süren bir terk edişin ardında yeniden geri dönenler kendi olanaklarıyla virane olmuş ata yurdunu yeniden inşa etti.
Bağını, bahçesini, bostanını yeniden ekmeye başladı.
Ormanların ürkütücü gerçeğiyle karşı karşıya kalanların özlemi bir nebze de olsa yerini umuda bıraktı bugün.
İşte yaşanan onca sıkıntının ardında bugün bir çatışmasızlık ortamındayız.
Barış sesleri her zamankinden daha yüksek çıkmaya başladı.
Peri Vadisi eski görkemiyle olmasa da yine huzur ortamıyla konuklarını bekliyor.
Her bir köşesi ayrı bir güzellik taşıyan yöremizin tek eksiği buradan gidenlerin geri gelmesi.
Özellikle de çocukların sesi duyulsun köylerden.
Çocuklar, unutmayın burada SAKLI BİR KENT var.
Gelin, arayın, bulun.

Ben bu amaçla geldim, Saklı Kentin konuğu oldum, artık sahibiyim.
Burada olmanın verdiği huzurun yanı sıra kazanımlarımın nasıl arttığı gerçeği de ortadadır.
Özgür bir vadi, özgürce akan dereler, musluksuz çeşmeler, yeşilin her tonuyla süslü kırlar,ovalar, dağlar, yıldız kaynayan gökyüzü...
Yalan değil, hepsi gerçek.
En azından batıdayken çepeçevre sarıldığım yalan ortamından kurtulduğumu görüyorum.
Ne yalancı medyanın kıskacında ne de inkar ve red siyaseti uygulayan politikacıların sarmalına mahkum değilim.
Özgürleştiğimin farkındayım, bu da bir kurtuluş olduğu kadar benim açılımımdır.





Mayıs 2009 peri vadisi

mahmutvarol@korlu.org editör@korlu.org www.korlu.org

Mesaj atanlar
MesajSeterli Imam Hese´nin torunu olarak,sayin SINAN BEYTEKIN,hemserime,köylüme,aile dostuma SILO Qiz´in Dedem üzerine söyledigi, Seter köyünün sinirlarni 1938 de
asan destanini,internet´e tasimasindan ötürü kendisine Seter köylüsü nezdinde tesekkür etmeyi bir vefa borcu bilirim.

Dedem Hakkinda bilgi almak isteyenler e-mail adresimle bana ulasabileirler.
I.Hasan Akbaba

Mesaj atanlar
Favori Sitemhttp://www.korlu.org
MesajBİR YOL HİKAYESİ

Kentin sıkıcı ortamından uzaklaşmanın verdiği iç huzurla evden ayrılıp yola çıktığımda beni nelerin beklediğini pek bilemezdim.
Mayıs ayının doğaya kattıklarının yanı sıra bana da sayısız katkısı vardı, elbette inkar edemezdim.
Ancak şu son bir kaç gün içinde uğradığım hayal kırıklıklarını da bir kenara atamazdım.
Ruhumun iç bölmelerine saklı duran umutsuz beklentilerimin bir gün beni de dinlemeyeceğini, tüm engellemelerime karşın mutlaka
orta yere saçılacağını tahmin ediyordum.
Tüm suskunluğuma aldırmayan gerçekler o kadar acımazdı ki, daha beni uzaklara alıp götürecek Has Bingöl'ün otobüsünü beklediğim
Harem Otogarında karşıma çıkmıştı bile.
Aracımızın terminale gelmesine dakikalar varken deniz kenarına yürümüş, İstanbul'un karşıyakasını seyredalmıştım.
İki yaka arasında gelip geçen vapurlar çok şey anımsattı, sayısız anıyı sergiledi ansızın.
Yıllar yıllar öncesine götürdü beni.
Dile kolay yaklaşık onsekiz yılımı o kısacık yolculuklar esnasında o vapurlarda geçirmiş, bir yakadan öbürüne gidip gelmiştim.
Çok sayıda arkadaşlıkların mekanı olan vapurlarda hayatıma anlam katan müthiş dostlukların da yeri vardı.
Bir bir canlandı hatıralarım.
Sarayburnunu dönen her vapurun içindeydim adeta.
Galata Köprüsünün kah üstünde yol alıyordum kah lezzet sunan lokantalarındaydım.
Göz ucuyla Kız Kulesini, Tophane sahilini, Dolmabahçe Sarayını, Beşiktaş, Ortaköy, Boğaziçi Köprüsü ve eşsiz güzelliğiyle Boğaziçine baktım.
Arabalı Vapurun hareket etmesiyle oluşan girdaba saldıran aç martıların çığlığıyla oturduğum yerden doğrulup terminmale döndüğümde beni
uzaklara taşıyacak otobüsün de terminale geldiğini gördüm.
Bir telaşla aniden oluşan bir kalabalık birden bire sardı etrafımızı.
Gidenleri uğurlamaya gelenlerin arasında tanıdık simalar gördüm, onlar da beni farkedince sıcak bir merhabayla ellerimiz birleşti.
Eski bir arkadaşım ve dostum olan İsmet Keser ile bir kaç dakika sohbet etme imkanım oldu.
HOP köyünün dernek başkanlığını yapan arkadaşım yanındaki üç kişiyle tanıştırdı, onlardan biri köy muhtarıydı.
Bu üç kişiyle aynı araçla yolculuk yapacağımı söyleyen arkadaşım çok candan ve içten dileklerini söylerken ben de aynı temennide bulunup
çantalarımı ve diğer eşyalarımı bagaja yerleştirmenin telaşına düştüm.
O kadar çok eşya yiğilmişti ki etraf dolup taşıyordu adeta.
Bagajlar tıka basa doldurulup hareket saatimiz geldiğinde gün de İstanbul'un gri gökyüzünde usul usul yol almaya başlamış başka dünyalara
hayat vermeye gidiyordu.
İstanbul'dan ayrılış anında içimden birşeylerin koptuğunu sandım.
Bir tuhaf oldum, buruk bir eziklik sardı tüm benliğimi.
Etrafa baygın baygın bakıyor neler olduğunu anlamaya çalışıyordum ki geride bıraktıklarımın özlemi gelip yüreğimin ortasına yerleşmez mi!
Gerçekten de tuhaf bir özlem çekiyordum.
Bu özlemle şaşkınlığım habire katlandı, kendimi tanıyamaz oldum bir an.
Vazgeçip gitmesem mi diye bir ikilem içinde debelenip durdum.
Bu ikilemle İstanbul sınırlarını geçinceye kadar hesaplaştım desem yeridir.
Kıvrılıp giden yolun sağına soluna bakmaktan yorgun düşmüştüm.
Bir kaç dakika gözlerimi kapatıp uyumayı denedim, olmuyor olmuyordu.
Çantamdan çıkardığım kitabın kapağını açmamıştım henüz.
Halbuki okuyarak yolculuğumu hafifletebilirdim, bunun bilincindeydim.
Bilinmez bir güç beni okumaktan alıkoyuyordu.
Yanımdaki koltukta oturan beyefendi de kendi dünyasına dalmış, dakikalar öncesinde uyuyakalmıştı.
Onu rahatsız etmemek için koltuğumda kıpırtısız duruyordum sanki.
Böylece buruk bir yolculuğa başlamış, sevdiklerimi geride bırakmış güneşin doğduğu yöne doğru hızla gidiyordum.
Saatler sonra ilk molanın verildiği Bolu Tesislerine varmış, insanı bayıltan çam kokusunun yayıldığı yeşilliğin içinde küçük adımlar atarak
cep telefonuma sarıldım.
Özlemini çektiğim sesi duymanın heyecanıyla tuşlara dokunmak istedim, hatta numaralarını tuşladım da, ama vazgeçip aramadım.
O özlemi içime gömüp kısa bir mesaj yazmakla yetindim.
Bedenimi kemiren o özlemin adını da koyamıyordum nedense.
Oysa daha birkaç gün önceydi seni terk edeceğim demiştim ey aşığı olduğum güzel şehir İstanbul.
Seni sana bırakıp gideceğim demiştim.
Şimdi ise gözümde tütüyordu İstanbul.
Bolu dağının zirvesini kaplayan sisin bir benzeri karanlık da benim ruhumu sarmıştı.
Yolumu kaybetmiştim orada, hangi tarafa gideceğimi bilemez bir durumdaydım.
O kadar sıkılıyordum ki.
Bu sıkkınlığın beni nereye götüreceğini bilecek durumda değildim.
İç cebelleşmeyle uğraştığım esnada otobüsün hareket saati de gelmiş olmalı ki o anlaşılmaz anons sesi kulaklarımı tırmaladı.
İstanbul'dab gelip Bingöl'e gidecek ....
Yolcuların tamamı bindikten sonra oturduğum yerden kalkıp aracın yanına gittim.
Muavin anlamsız bir bakışla beni süzdü ve ani bir refleksle yol verdi bana.
Yerime geçip oturduğumda yanımdaki beyefendiyle aramızda ilk kez konuşma fırsatımız oldu.
Kısa bir tanışma faslından sonra ben kitap okumaya o da kaldığı yerden uyumaya devam ederken aracımızda Ankara'ya doğru hızla
akıp gidiyordu.

Yolculuklarım esnasında ya kitap okurdum ya da gazete veya dergi.
Bu kez ne okuduğum kitap beni içine alıyordu ne de sayfalarını çevirdiğim gazeteler.
Uyumayı denedim, hem de defalarca...ıh ııh.
Olmuyor, olmuyordu.
Kırşehir, Kayseri, Gürün... bir bir geride kalıyordu.
Gecenin karanlığı da yavaş yavaş dağılıyordu Malatya'ya varıldığında.
Sabah kahvaltısı için mola verilen yere geldiğimizde saatler sabahın beşini gösteriyordu.
Tesisin çevresindeki kaysı bahçelerini gözlemleyerek yüksek tepelere bakındım.
Tek tük kar kümeleri vardı uzak tepelerde.
Müthiş bir bahar sabahının havası vardı baraj sahilindeki Kale beldesinin bu sakin köşesinde.
İstanbul çok geride kalmıştı artık.
Çok uzaklara düşmüştüm, biliyordum.
Özlemim de yerini başka şeylere bırakmıştı anlaşılan.
Yeni bir gün doğuyordu, yeni ufuklar kızıllanıyordu şimdi.
Aracımız yana yakıla döne döne kıvrılıp akan barajın kenarından hızla giderken güneş de nazlı nazlı görünmeye başlamış Elazığ semalarına
yükselmeye başlamıştı.
Göz kamaştıran bir aydınlık yayılıyordu etrafa.
Doyumsuz bir seyir sunan manzaraya dalıp gitmiştim.
Tatlı bir heyecan sardı beni Harput'a girişte.
Şehir biraz daha büyümüştü sanki, Malatya yönüne doğru yeni yapılan binalar kentin görünümünü de değiştirmişti.
Elazığ'dan ayrılıp son durağa doğru yol alırken heyecanım da çoğalıyor içime sığamaz oluyordu.
Kovancılar'ı geçtikten sonra Maciran dediğimiz köye varmadan ufukları tarayan gözlerim tanıdık bir dağı arıyordu.
Nitekim çok geçmeden başı tamamen karla kaplı olan kutsal SILBUS tüm ihtişamıyla karşımdaydı.
Beyaz gelinlik içinde bekleyen gelin misali uzaklardan göz kırpıyordu sanki.
İşte beni heyecanlandıran manzara buydu.
Çok az kalmıştı oraya varmaya.
Gün batımına az kala orada olacağımı biliyordum artık.
Yeşilliklerin içindeki Karakoçan'a vardığımızda saatler gün ortasına yaklaşıyordu.
Yorucu bir yolculuğun ilk faslı bitmişti.
Özlemlerimi içime gömmüş, İstanbul'u unutmaya çalışmıştım ya...
Mümkün mü!
İstanbul özlemi bir başka ezginlik veriyordu bana.
Bu ezginlikle çarşıyı dolaşıp alış veriş yapmaya çalıştım.
Bir taraftan da tanıdıklarla sohbet ediyor, hal hatır soruyordum.
Köye götürecek aracımızın yolcularını tamamlamasıyla saat ikiye doğru Karakoçan'dan ayrıldık.
Yüreğim pır pır ediyor durduğu yerde beni sıkıntıya sokuyordu.
Heyecanım habire çoğalıyordu.
Oysa İstanbul'dan ayrılırken buruk bir sevinç yaşamış, hatta vazgeçip geri dönmeyi bile düşünmüştüm bir an.
Peki şimdi yaşadığım bu heyecan da neyin nesiydi?
Kent çıkışında bizi durduran asker kimlik kontrolünü tamamlayıp iyi yolculuklar dilediğinde kaybedilen zamana hayıflanmıştım.
Oxçiyan köyüne varınca karşı tepeleri bir bir seyrederek o bölgedeki köylerin yerini tahmin etmeye başladım.
Nehir boyunca Zimteg, Çeme Zene, Polan vardı.
Daha yukarılarda Seter olamlı diye düşündüm.
Son iki sene içinde Seter'in ormanlarının yanışına tanıklık etmiştim.
Neden yakıyorlardı, niçin doğayı katlediyordu insanlıktan nasibini almayanlar, bu biliniyordu.
Ama karşı koyan olmuyordu, böylece daha da cesaretleniyordu aslında korkak olanlar.
Korkularının ardına saklanarak o güzelim ormanları yok ediyorlardı.
O bölgede bulunan köylere gitmeyi çok istiyordum.
Pargasor, Çux, Hop diye bildiğimiz Qowatan köylerini ve mezralarını bir bir gezip görmek, sularını içmek istencim hep vardı. Seter köyünde mol vrip çay içmeyi…
Orig'n kaplıcasına gitmeyi, Pargasor'un mağalarını dolaşmayı, Hop'un mezralarında gezinmeyi oradan da Taru'ya adım atmayı...
Sılbus'un zirvesinden inip Aşuran, Herdif, Gimek, Qer'e kadar dağ bayır gezmek...
Xozavit'in buz gibi suyundan kana kana içip Deştil köyünde mola vermek, Deşt Düzünde bir kısrakla dört nala yol alıp Zenan'a inmek, Avtariç'e
oradan da Gırger tepesinin eteğinden yeni kurulan Hergep’e bir selam verip Dara Savan yoluyla Şixan'a ulaşmak.

Ben bu hayali kurarken aracımızın kasetçalarında Kürtçe bir ezginin nağmeleri kulaklarımı okşuyordu.
Gula Çiya Guyla Çiya…
Değirmendere'yi geçmiş Barajın başladığı tepeyi tırmanıyordu.
Çikan'ı geçince ilk vardığımız köy Akrag oldu.
Bu köyün yayıldığı düzde dikkatimi çeken yeni bir olayı şöförümüze sordum.
Heyelan olmuştu ve belirgin bir şekilde kayan yolun zorlukla geçit verdiğini anlatıyordu bana.
Sehertepe mahallesini geçince yolun alt tarafında Xasko'nun bitişiğindeki Xubek köyünün tam hizasındaki toprak kayması ve heyelan insanı ürkütecek boyutta tehlike arz ediyordu ve kimsenin kılı kıpırdamamıştı anlatılanlara bakıldığında.
Dünkü gazetelerde bir haber dikkatimi çekmişti.
Bingöl'ün üç milletvekilinden biri olan Cevdet Yılmaz başbakan tarafından Devlet Bakanlığı göreviyle taltif edilmişti.
Böylece ilimizin partisine verdiği büyük destek hak ettiği karşılığı almış, bakanlıkla onurlandırılmıştı.
İşte o bakan şehiri ziyarete gelirken Yado Çeşmesinde büyük bir kalabalık tarafından karşılanıyor ve onlarca kurban kesilerek tebrik ediliyor.
Gazetedeki haber dikkat çekiyordu.
Bingöl tarihinde ilk kez bakan çıkarmıştı.
Bu ilkin de bir bedeli olmalı diye düşünülmüş olmalılar ki bakanı karşılamaya gelenler kan akıtarak tören yapmıştı.
Bir bakanımız var ya.
Ne yolu ne problemi ne şu ne bu.
Heyelanmış, toprak kaymasıymış, asfaltsız yolmuş...geçelim bunları.
Yayladere girişinde bir kez daha kimlik kontrolu yapıldı.
İlçe demeye bin şahit gereken Yayladere'nin hiç bir cazibesi olmasa da mutlaka durup bir bardak soğuk suyundan içilmesi gerekir.
Biz de öyle yaptık, kısa bir molanın ardında kutsal Sılbus'un eteğinden ayrılıp bozuk yolun zikzakları arasından hoplaya zıplaya yola çıktık.
Yol o kadar bozuktu ki Conag köyüne ancak yarım saat sonra varabildik.
Yeni yapılan konutların bulunduğu mevkiye geldiğimizde büyük bir toprak kaymasını da orada gördüm.
Altın sarısı toprak yolu tamamen kapatmıştı ve daha bir kaç gün önce temizlendiği taze tekerlek izlerinden belli oluyordu.
İlçe kaymakamı kendi olanaklarını kullanarak yolu açmıştı demişti şöförümüz.
Conag köyü yaslandığı yamaçta dalgın bir yaşlı kadını anımsatıyordu bana.
Çok eski bir yerleşim yeri olduğunu okumuştum kimi yazılarda.
Yörede haklı bir de ünü vardı Conag'ın.
Mırun köyü daha bir büyümüş olmalı, yeni yapılar hemen dikkat çekiyor.
Aşağıda Axdat pırıl pırıl parlıyor.
Rengarenk binalarıyla güneşin de yansımasıyla göz kamaştırıyor adeta.
Mırun'u geride bırakıp Qerta Bexir'e gelince yüreğimdeki pır pırlar artmaya başladı.
Alabildiğine yeşillik ve onu tamamlayan bir tirşe mavilik karşıladı beni.
Mızıkan karşıda el salarken baraj gölünün bu yakasında Anzeving sahil şeridini bir gerdanlık gibi süslemiştir.
Tarifi imkansız bir seyir zevki yaşadım bu an.
Hayal dünyamın girişine varmıştım ki Gola Raste'ye gelmiştik bile.
Poyzge solumda Goman sağımda kalırken Kani Reşin çayırlarını süsleyen binbir renkten çiçeklerin oluşturduğu cümbüşün anlatılması o kadar zor ki, ancak yerinde görmek gerek diye düşünüyorum.
Sıznut çayırındaki sarı papatyalar ise özlemlerimin en ağırını bir kez daha yüreğimin saklı odasından çıkarıp karşıma dikmez mi.
Texutan, Ziyaret tepesi ve nihayet köyümdeyim.
Zümrüt yeşili bir tablonun içine düşmüştüm adeta.
Sarı, beyaz papatyalar, eflatun koyu mavi sümbüller, nergisler, kan kırmızı gelincikler sarmıştı dört bir yanını.
Boyumu aşan otların taşta bile bittiğini söyleyebilirim.
Evimin yolunu açıp yürümek bile kolay olmuyordu.
Bahçemin tamamını kapatmıştı yeşillikler, sarı, mavi, kırmızı renkler.
Hiçbirini ezmek istemiyordum, adımlarımı son derece dikkatli atmak istiyordum.
Kıyamıyordum hiç birine.
Her şey kendi yerinde olmalıydı ve her şey o kadar güzeldi ki.
Gün batımına yakın bir vakitti, Ova Jurin'den kaybolmakta olan güneşin hüzmeleri altında bu güzellikleri paylaşacağım birileri olmalıydı.





Mesaj atanlar
Mesajbende bir seter dalbasanliyi m sizleri can gönülden kutlarim basarilar

Mesaj atanlar
MesajTesdüfen siteye girdim. Ben Pasli Seterlilerin Raywere Ali dedigi Ali Hemedin torunuyoum. Seter deyince benim cokcuklugum gelir aklima, bizim silo toluv , sabriye taliv gelir aklima ve birde taliplik gelir...cocukken dedem yada nenemle taliplere giderdik setere sanirim o zaman ilkokulldaydim...severek giderdim setere...seter cocuklugumun bir parcasi hemde önemli bir parcasi...ben kimsenin oralarda yasamadigini düsünüyordum... sevdindim...sunarim...ekmegini suyunun ictigi yerleri unutma derdi dedem...ekmegini yedim ve suyunu ictik seterin...ve unutmadik...bütün seterlilere sevgi ve saygilarimi sunarim...Alihan

Mesaj atanlar
Mesajben dah hic seter köyüne gitmedim ama aylem orda dogu büyüdü heb anlatirlar orasi nasil oludgunu nerler yaptiklarini.... birgün gitmek isterim köye...(beytur,üzübag,sever aylesi....)

Mesaj atanlar
Favori Sitemhttp://www.korlu.org
MesajKomşu ve dost köyümüz SETER'e ait bu siteyi hazırlayan ve emek harcayanlara saygılarımla...
Köyümüz ŞİXAN'a ait web sayfasını da Linklerinize eklemenizi rica eder birlikteliğimizin bundan böyle daha da gelişeceğine yürekten inanıyorum.
www.korlu.org site editörü Mahmut Varol

Mesaj atanlar
Mesajselam ve saygilar

Mesaj atanlar
MesajCEJNA MEWROZE LI GELLE SETERE U GELLE CİHANE PİROZBE

Mesaj atanlar
MesajSeter halkina selam ederim :)

Mesaj atanlar
Favori Sitemhttp://www.dersimli.com
MesajBu sene Karakocan Yayladere ve Dersimin bir cok koyunu dolastim.

Dersimde bir sohbet esnasinda biri bizde seterliyiz dedi.
1938 de kutahyaya surgun gitmisler sonra tunceli merkez koylerine yerlesmisler.

Bu kisi seterli imam hasana (imam hesene seter) ait olan resim oldugunu soyledi ve sagolsun gonderdi.
Onun ve babasinin (dewres ivrayim) resmi yiprandigindan dolayi biraz fotomontaj yapilmis.

Mesaj atanlar
Mesajmerhabalar, öncelikle bu siteyi bulalı yaklaşık 3 ay oluyor. Yazdıklarınızı okudukça ailece duygulandık. Dedem Ali Sever çoğu zaman köyü anlatırdı. Sofralarımızda ara ara babamın anıları, nane kokusundan çıkan hasretlik türküsü bizleri nerelere götürmezdi ki... Velhasıl sizlerle tanışmak, fotoğraflarla da olsa tanımak güzel. Teşekkürler. Ankaradan bol selamlar ve sevgiler...

Mesaj atanlar
MesajMunzur Festivali’nde onbinler buluştu

DERSİM / 8. Munzur Kültür ve Doğa Festivali on binlerce kişinin katılımıyla start aldı. Aralarında DTP Genel Başkanı ve DTP Mardin Milletvekili Ahmet Türk, EMEP Genel Başkanı Levent Tüzel, Dersim Belediye Başkanı Songül Erol Abdil, Dersim Valisi Mustafa Yaman, Sırrı Sakık, Aysel Tuğluk, Kamer Genç ve birçok sanatçı, parti, sendika temsilcisi festivalin meşalesini yaktı.

Yer altı Çarşı üstünde buluşan kitle ve milletvekilleri, Munzur Deresinin kenarına Mavi Köprüye kadar yürüdü. Dere kenarına kurulan sahneye sırasıyla Varvara Halk Dansları, GKM Semah Grubu, Kibar Aslan ve Mehmet Atlı gösteri ve dinletileriyle keyifli anlar yaşattı. Ardından Dersim Belediye Başkanı Songül Erol Abdil festivalin açılış konuşmasını yaptı. Abdil kısa konuşmasında Dersim’in doğal güzelliklerinin korunması ve bu değerlere sahip çıkılması gerektiğini söyledi.

‘DAĞLARIMIZI BARAJLARLA YOK ETMEY ÇALIŞIYORLAR’

AKP'nin’ Güneydoğu’ paketinden Dersim’e bin 400 silah çıktığını ifade eden Abdil, "Bu halkın onuru parayla satın alınmaz" dedi. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'a yönelik uygulamaları da protesto ederek, "Sayın Abdullah Öcalan'a yönelik uygulamalar bu savaş politikasının bir göstergesidir. 8 yılı aşkın bir süredir bir adada tek başına tecride maruz kalıyor. Sayın Öcalan'ın saçı kazıtılıyor. Bu insanlıkla bağdaşmaz" diyen Abdil, bir yandan Ergenekon operasyonu yapılırken, bir yandan da diğer insanların maruz kaldığı uygulamaların sürdüğünü kaydetti. Abdil, "Köyleri boşaltıp halkı açlığa mahkum etme girişimleri yetmedi, ormanlarımızı yakmaya başladılar. Doğamızı barajlarla yok etmeye çalışıyorlar. Buna karşı her zaman birlikte mücadele edeceğiz" diye konuştu.

Daha sonra Dersim Valisi Mustafa Yaman sahneye çıktı. Yaman farklılıkların zenginlik olduğunu ve bu zenginliklerin korunması gerektiğini belirtti. Onlarca stand açılan 8. Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nde yayınevlerin kitapları, yöresel kıyafet ve takılar da yerini aldı. “Hasankeyf Munzur’a Akıyor” sloganıyla Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi festivalde yerini aldı. DİSK ve Çağdaş Hukukçular Derneği’nin ortaklaşa yaptığı “1 Mayıs 2008 Fotoğraf Sergisi” de Dersim Belediyesi’nin Sergi Salonunda ilgiyle karşılanıyor. Yurtsever Demokratik Gençlik ve Gençlik Kültür Merkezi’nin ortaklaşa gerçekleştirdiği “Renkler Toprağına Akıyor” adlı sergi yoğun ilgiyle karşılanıyor. Sergiyi gezenler ise serginin defterini duygu ve düşüncelerini yazıyor.

TÜRK: 1400 SİLAH VERİLEREK HALK BİRBİRİNE DÜŞMAN EDİLİYOR

Akşam saatlerinde festivalin büyük konseri için on binlerce insan Dersim Stadyumuna akın etti. Tüm parti başkanları, milletvekilleri, sanatçılar, dernek temsilcileri ve gazeteciler konser alanında yerlerini aldı. Etkinlikte DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, EMEP Genel Başkanı Levent Tüzel ve TUDEF Genel Başkanı Özkan Tacar da birer konuşma yaptılar. DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk Türkiye'de hâlâ statükocu anlayışın değişmediğini ifade ederek, " Yıllar önce idam yaşı geçmiş Seyit Rıza'nın yaşı küçültüldü, oğlunun ise yaşı büyültülerek idam edildi. Yine Maraş'ta Sivas'ta inançlarından dolayı insanlar katledildi. Sivas Madımak oteli bir utanç müzesine dönüştürülmeliydi ama yapılmadı. Almanya Solingen'de 4 Türkiye Cumhuriyet vatandaşı yakıldı. Almanya orayı abide yaptı cumhurbaşkanı gidip ziyaret etti. Ama Madımak'ı bir müze yapmak gibi bir insanlığın içinde değiller. Eğer biz ortaklaşarak özgürlük ve demokrasi mücadelemizi güçlendirmezsek Seyit Rıza'yı asan sistem bizi köle efendi anlayışıyla yönetecek. Bugün bile Seyit Rıza'nın posteri indirildi. Ormanlar yakılıyor, bugün koruculuğa zorlanıyor, bin 400 silah verilerek halkı halka düşman ediyorlar" dedi.

‘BU HALK SEYİT RIZA’YI UNUTMADI’

Aleviliğin bir mezhep olmadığını belirten Türk, bunun bir felsefe inanç ve özgürlük olduğunu kaydederek, "Anayasada eşitlikten bahsediyor. Her türlü ibadethaneyi açacaksınız ama Cem evlerini yasaklayacaksın. Bu inancın kendini özgürce ifade edilmesine izin verilmiyor" dedi. Devletin bu halktan özür dilemesi gerektiğini dile getiren Türk, "Başbakan diyor ki 'Ben Tunceli'yi alacağım' Ama bu halk Seyit Rıza'yı unutmadı, Alişerleri unutmadı. Bugün bile Seyit Rıza'nın posteri yasaklandı. Özgürlüğün mücadelesini veren nasıl saflarınıza katacaksınız" şeklinde konuştu.

EMEP: AKP’DEN KURTULMA MÜCADELESİ DEVAM EDECEK

EMEP Genel Başkanı Levent Tüzel de Seyit Rıza'nın posterinin yasaklanmasını kınayarak konuşmasına başladı. Ergenekon operasyonuna değinen Tüzel, Türkiye'nin JİTEM, kontrgerilla gerçeği ile yüzleşmesi gerektiğini ve Türkiye'nin demokratikleşmesi için bunda taraf olunması gerektiğini söyledi. Ortak ve birlikte bir mücadele gerekliliğine değinen Tüzel, "Kürtlerin maruz kaldığı şiddet ve baskı, tersanelerdeki ölümler, Türkiye halklarına yönelik anti demokratik uygulamalar, Dersim'deki insanlarımızın barış ve özgürlük talepleri ancak birlikte bir mücadele ile mümkün olacaktır" ifadelerini kullandı.

AKP kapatma davasına da değinen Tüzel, "Belki AKP devam edecek ama bölgedeki operasyonlar devam edecek, halkın talepleri cevap bulmayacak. Bunun için AKP'den kurtulma mücadelemiz devam edecek. Bu halkçı belediyeyi AKP'ye teslim edecek misiniz? Bundan sonrasını yapmak için bunlara sahip çıkmalıyız. Emekçilerin Demokratik çatı hareketini güçlendirmek için daha çok yan yana geleceğiz. Bu festival buna fırsat vermiştir" diye konuştu.

TACAR: DOĞAMIZA SAHİP ÇIKACAĞIZ

TUDEF Genel Başkanı Özkan Tacar da konuşmasında Munzur'da yapılmak istenen barajlarla doğanın yok edildiğini dile getirerek, "Doğamıza kültürümüze ve dilimize sahip çıkacağız. Operasyonlara dur diyeceğiz. Koruculuğa hayır diyeceğiz" diye konuştu. Tacar'ın konuşması esnasında polisin asılmasına izin vermediği Seyit Rıza posteri gençler tarafından sahneye asıldı.

Etkinlikte ayrıca Dersim Yerel Sanatçılar Topluluğu, Vardiya Müzik Grubu, Mezopotamya Kültür Merkezi sanatçılarından Ayfer Düztaş ve İlkay Akaya sevilen şarkılarıyla Dersimlilere unutulmaz bir gece yaşattılar. Halaylarla geçen gecede sloganlar atıldı. Stadın dış mekânlarında gözleme, çay, ayran ve köfte yapıldı. Ayrıca onlarca araç merkez ve stadyum arasında çalıştı.


Mesaj atanlar
Mesajselam seter halkina nedense bu temiz internet sittesine mesaj yazisan yok
saygi ve sevgilerimle-----

Mesaj atanlar
Favori Sitemhttp://www.seter.de
Mesajslm amcaoglu umarim iyisinizdir.ben Bielefeld yakinlarinda askeri okulda ders görmekteyim.bir an önce bitse de söyle güzel bir mangal keyfi yapsak wedau da.kendine iyi bak selamlar.



Seite 1 von 7, Total 129 Mesajlar

burdan Seter sayfasina geri dön

Umfragen, Formulare und Gästebücher? Mit Free YASP haben auch Sie die Lösung in 5 Minuten.
www.yasp.ch. elegant. individuell. praktisch.